Gölgesinin Kiracısı Arkadaş Zekai Özger

Kısacık ömrüne, binbir türlü duygu sığdırmış Arkadaş Zekai Özger’in hayatını ve şiirlerini okuyacağımız bu yazıda, onun iç dünyasına daha yakından bakma fırsatı elde edeceğiz. Kendisini ‘Gölgesinin Kiracısı’ olarak gören şairimize biraz olsun yaklaşabilmek amacıyla çıktığım yolculukta ortaya çıkan bu yazı, sizler için de bir yol haritası olur umarım. İyi okumalar…

Arkadaş Zekai Özger Kimdir?

8 Ocak 1948 kışında Bursa’da hayata gözlerini aralayan Özger, kendisinin de tabiriyle proleter bir ailenin çocuğudur. Babası fabrikada çalışan bir işçiyken annesi de arada sırada tütün fabrikasında çalışarak aile ekonomisine katkıda bulunmaya çalışmıştır. Üç kız kardeşle yaşayan Arkadaş, yoksulluk içinde geçen bu hayatı, Tamirat şiiriyle dizelere dökmüştür;

ne kadar üstelesem yanlış bir değişimi
bir proleterin oğlu olduğuma inandıramıyorum kimseyi
inandıramıyorum babama bir proleter olduğunu
(…)
ben işte eksik bir birikimin tortusuyum
geçmişlerde yoğrularak çocukluğum
bana hep acıyı ve hüznü öğretti

ezilmişliğin kompleksiyle büyüdüm böyle
yaşıyamadığım günlere özlemli

Arkadaş’ın ilk gençliği. (Aile Albümü)

Özger’i Sarsan Hastalığı

Acıyla ve yoksullukla küçük bir evde geçen çocukluğu Özger’i rahat bırakmaz ve küçük yaşta yakalandığı kemik hastalığı sebebiyle aylarını hastanede geçirmiştir. Bir sürü ameliyat ve verdiği savaşlardan sonra iyileşse de sağ ayağı aksak kalan Özger’i bu durum çok etkilemiştir. Kurdeşen şiirinde hem evini hem de hastanede geçen dönemlerini ve hastalığının da onu psikolojik olarak nasıl etkilediğini bize anlatır;

ben çok deniz oluştum canım
çok sandallar yüzdü kuytularımda
ama ben hiçbir denizde yüzmedim
hiçbir güneşte oturup bacaklarımı yakmadım
yüzmeyi bilmem
denizi sevmem çünki yüzmeyi bilmem
sağ bacağım topaldır benim ve incelmiştir
onunçin incedir yüreğim
onunçin aksarım hayata ve denize
yeryüzünün güneş renkli mayosu bile
giyince sırıtır bacaklarımda
ah benim ostonyolit kokan sağım
mayoyu ve denizi kurdeşen renkli bir balon gibi
bir sandalın dümenine bayrak diye asan sağım
çürümüş kemik ve irin kokularından
balıklara gübre diye sarkıtsam seni
balıkçıların ekmeği ile mi oynarım ben
(…)
bir akşamüstü daracaık bir sokakta
bitimi tahta bir köprüye ve dereboyuna varan sokakta
tek katlı iki odalı kerpiç bir evin karşısında
iki odada altı kişi yatan kerpiç bir evin karşısında
(bu ayrıntılar şiirin özünü bozabilir
ama söyleyin iki odada kaç kişi yatabilir)
en çok kendi evinizin karşısında
akranlarınızdan uzak bir köşede büzülmüş
oyunlarına neden katılmadığınızı düşündüğünüz bir sırada
şiddetli bir üşümeyle gelir
girilir kerpiç evin sokağa bakan odasına
tahtadan bir sedirin kıl kiliminin üstüne yatılır
büzülür dizler çeneye yakın
çenenin mekanik bir işleyişi vardır
dişleriniz korkunç bir makinenin dişlileridir
tik tak gacır gucur zangır zungur
anne gelir üşüttün galiba kendini yine der
babanın yaşlı ama kaç kışı sömürmüş paltosu
ihtimal ki annenizin paltosuyla üstünüze atılır
yani kurulur titremenin ateşten çadırı
yangın sıcağı gevşemeyle uykuya dalınır

Arkadaş Z. Özger (papyonlu), henüz 10 yaşında. Fotoğraf 1958 yılında, Bursa’da çekilmiş. Arkasındaki gözlüksüz kişi, babası Ali Bey. Kucağındaki, en küçük kardeş Türkan. Öndeki kardeş ise Şükran.

Özger’de Başkalaşan Anne Sevgisi

Hastalık döneminde ona özenle bakmış, hep yanında olmuş annesine karşı, diğer kardeşlerinden farklı bir bağlılık geliştirmiştir. Annesine duyduğu bu özel bağlılık Özger’in hayatını ve insan ilişkilerini büyük ölçüde değiştirmiştir. Karakteri bile bu bağlılıkla gelişen Özger, Beyaz Ölüm Kuşları şiirinde bize bu bağı yansıtmaktadır;

doğumu ve gebelik sanatının bütün hünerlerini
sütten bir mermere eşsiz bir incelikle işliyen
anneyi o usta nakkaşı
unutmadık

önce anne doğurdu çocuğu acıya
sonra çocuk acıya anneyi ve ölümü kattı
sonra herşey ve herkes çocuktan var oldu
(…)
şimdi annenin yüreğinde ışıyandır
sevginin ıslak soluğuyla örgülü tapınak
bir gün bir kalem bir hokka içindeki kana bulaşır
akıtır mürekkebini sevda denilen papirüse
hani ki bir kuş gelir bir tapınağın duvarına yuva yapar
çökertir tapınağı daha bir güzelleşir yuva
işte artık ne anne ne tapınak
yıkılır gözyaşlarının sığınağı da

Hatta annesine o kadar düşkündür ki Özger, onu babasıyla ve kardeşleriyle paylaştığı için büyük kıskançlık içindedir. Aynı şiirinde şu dizelerle anlatır bu paylaşmak zorunluluğuna isyanını bize;

çocuk yalnız annesine yaşar çocukken
anne yalnız çocuğuna yaşamaz anneyken
bölüşür anneliği babanın kasığında
çocuğun bakışında çelişkidir büyüyen
ağlamak bir soru olur sevginin yarım payında
-ah baba
niye baba

Annesini çok seven Özger, tabii ki ölümüne de kayıtsız kalamayacak ve annelerin ölümünün çocukları da öldürdüğünü yazacaktır ve artık büyüyecektir;

sonra bir gün anneler de ölür
böcekler ve kertenkeleler ölür
boşalır suyu havuzun kum seddi yıkılınca
sivrisinekler ve kağıttan kayıklar ölür
sonra o gün çocuklar da ölür
(…)
sonra bir gün anneler de ölür

gerilir gıcırtısı bir tüfek tetiğinin
öfke yalnız tekliği besler büyür çocuk
çocuk büyür

Mayıs, 1972. Bursa’da çekilen bir nişan fotoğrafı. Arkadaş Z. Özger; oturanlardan, soldan sağa üçüncüsü. İkinci sıranın en sağındaki anne, Arkadaş’ın biriciği Fahriye Özger.

Özger’in Üniversite Yılları ve Yurt Baskını

Bursa’da geçen çocukluk ve ilk gençlik yıllarından sonra Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğrenim görmeye başlayan Özger, ilk gençlik yıllarında başlayan edebiyata olan ilgisini burada da devam ettirir. Arkadaşlarıyla beraber çeşitli dergiler çıkarır. İlgisi edebiyattan ibaret değildir, çocukluğunda da ilgilendiği tiyatroyu bırakmayıp, lise ve üniversite yıllarında da oyunculuğunu devam ettirir. Kent 16, Soyut, Forum, Papirüs, Yordam, Dost, Yansıma dergileri ile Ulus gazetesinin kültür-sanat sayfalarında şiir ve yazıları yayımlanmıştır.

Arkadaş’ın rol aldığı “Tom Sawyer” oyunu. Soldan sağa: Feridun Orhunbilge, Nevzat Şenol, Halil Ergün, Nejat Vardar, Arkadaş Z. Özger, Nural Makinacı, Ömer Zafer Göktürk, Müzeyyen Yeşilyurt, Kerim Koyuncu. Bursa, 1964.

24 Ocak 1971 günü Arkadaş’ın kaldığı SBF yurduna polis baskını yapılmıştır. Baskına direnmeye çalışan öğrenciler polis tarafından ağır şiddetlere maruz kalmışlardır. Arkadaş da bu şiddet mağdurlarından biridir ve bu baskın hayatından çok şey götürecektir. Hatta kız kardeşi Şükran Tekin’e göre onu ölüme sürükleyen bu acı gün olmuştur. O gün ve sonrasında yaşananları Şükran Tekin şöyle anlatır;

”Yurdumuz basıldığında ikimiz de oradaydık. Ben kurtuldum. Zekai ve diğer arkadaşlar arabalara tıkılıp götürüldüler. İki üç gün boyunca her yerde aradım. Nerede olduklarını bulamıyordum. Sonunda savcılıkta bekletilen grup içinde olduğunu öğrendim. Nasıl olduğunu merak ediyordum. Savcılığa gittiğimde önce göstermek istemediler. Daha sonra biri insafa geldi ve Zekai’yi getirdiler: Görünüşü korkunçtu. Yüzünde hâlâ cop izleri vardı. Beni görünce gözleri parladı. Anladım ki o da bana bir şey olduğundan kaygılıydı. İyi olduğumu görünce rahatladı. Ertesi gün çıkardılar. O sıralarda bir arkadaşın evinde kalıyordum. Zekai geldi. Vücudunda, boynunda, yüzünde siyahlaşmamış yer yoktu. O an, ‘Bir insanı bu duruma sokan nasıl bir yaratık olabilir?’ diye düşündüm. Günlerce, gecelerce konuştuk. Nasıl copladıklarını anlattı. Önce başının arkasına, sonra da boynun önündeki kıkırdak çıkıntısına vuruyor ve küfrediyormuş. O günlerde bana şöyle demişti: ‘İnşallah bunların arkasından bir şey çıkmaz.’ Sanki içine doğmuştu.

Sina Akyol’un evinin balkonundan 1971 veya 1972 yıllarında Arkadaş.

Baskın gününü Adak şiiriyle anlatan Arkadaş’ın dizeleri şöyledir;

Nasıl anlatsam
değil, nasıl başlatsam
o şanlı günü
gecenin oynayışını
çılgın güruhu
kanlı düşmanı
(…)
biz üçyüz yurtseverdik
bir gün sularken çiçeklerimizi
üçbin kişilik düşman ordusu
ve onun paralı sivil askerleri
saldırdılar yurdumuza

birden bastırıldık
kötü bastırıldık
ikinci güneşi vururken yüreklerimize
ve onunla beslerken çiçeklerimizi
ama andımız vardı üçyüz çiçeğe
vermiyecektik onu açtıran toprağı
bu yurdu, büyütüp gövertten gövdemizi

silahımız çiçeklerdi
cephanemiz yüreğimiz
sayımız azdı ama
korkumuz yoktu

kaç saat vuruştuk
kaç yüzyıl saat
sayımızın azlığına
düşmanın çokluğuna bakmadan
kan tutmuş üçbin düşmana
üçyüz yurtsever

daha da vuruşurduk
daha kaç yüzyıl saat
ah aymaz gece, oynaş gece
iğrenç karanlığıyla gelince
yurdumuzun yarısı düşman eline geçti
üçyüz yurtsever yarısı düşman eline geçti

gözü dönmüi, kan tutmuş
çılgın güruh
kanlı düşman
öfkesini tutsak ettiklerinden alırken
direnmek onları feda etmek demekti
ah kalleş gece, kancık gece
sonunda teslim olduk işbirlikçi karanlığa

ama kul aşkına söylemeli
iyi direndik düşmana
üçyüz açılmış çiçek aşkına
iyi dayandık üçbin düşmana

1970, Ankara. Hukuk Fakültesi önünde dört genç. Soldan sağa: Yasin Bal, Arkadaş Z. Özger (22 yaşında), Şevket Apalak ve Tahir Abacı.

‘Arkadaş’ Mahlasını Alma Hikayesi

Ulaş Tosun‘un hazırladığı Merhaba Canım belgeselinde, bu mahlası almasına dair üç farklı hikaye var. Arkadaşlarından Halit Özboyacı’ya “Bir gece rüyamda Tanrı’yı gördüm, onunla arkadaş oldum, adımı da Arkadaş koydum” demiştir. İsmet Tokgöz, Rumen yazar Panait Istrati’nin ‘Arkadaş’ adlı romandan esinlendiğini söylüyor. Eşber Yağmurdereli ise James Baldwin’in bir romanında iki eşcinselin birbirine ‘Arkadaş’ diye hitap ettiğini, onun da buradan esinlenmiş olabileceğini söylüyor. Eşcinsel olduğu iddialarını göz önüne alırsak, yaşadığı toplum itibariyle de bunu gönlünce yaşayamayan Özger’in en azından kendini, bu mahlasla anlatmaya çalışması ihtimali bana daha olası görünmekte. Ancak tabii ki asıl sebebini asla bilemeyeceğiz…

Merhaba Canım Kapağı

Arkadaş’ın Şiir Anlayışı

Arkadaş’ın şiir yazmaya başladığı dönem 1960 sonrası döneme rastlar. Bu dönem de Türkiye siyasetinde yoğun toplumcu ideolojilerin giderek özümsendiği dönemdir. İkinci Yeni’nin oluşan toplumsal ve insana yönelen ortam karşısında eksik kalması yeni bir şiir anlayışının ortaya çıkması gereksinimini doğurmuştur. O dönem İkinci Yeni tarzında yazanlar bile kapalılığa, imgeye, uzak çağrışımlara daha az yer verilen, topluma yönelmeye çalışmışlardır. Arkadaş ise İkinci Yeni’nin imgeyi önemseyen, duygusal anlamı bol, resmi ideolojileri yansıtmayan kısmından bolca faydalansa da İsmet Tokgöz’e göre İkinci Yeni’yi eleştirmekten uzak durmamıştır. Ama onun İkinci Yeni’de eleştirdiği şey özellikle İlhan Berk ve Ece Ayhan’ın İkinci Yeni’yi bulandırdığı düşüncesidir.

Arkadaş şiirlerinde kendisini ve acısını anlatır. Toplumla olan kavgasında içini göstererek iyi biri olduğunu anlatmaya çalışır. Arkadaş’ın şiir anlayışı konusunda ‘toplumcu‘ veya ‘bireyci‘ şeklinde ayrım yapılamaz. Çünkü kendisi hem toplumcu hem de bireyci şiirler yazmaktadır. İsmet Tokgöz’e göre Arkadaş’ın kendini anlattığı şiirler onun varoluş düzleminden konuştuğu şiirlerken, toplumcu şiirlerinde zihin ve bilinç düzleminden konuşmaktadır. Ve onun toplumculuğunun altında yatan sebep sadece yoksulluk ve adaletsizlik içinde yaşaması değil, karşısına aldığı toplumun kendisine özgürce aşkını yaşama fırsatını vermemesinden de kaynaklanmaktadır. Bu sebeple toplumculuğunun da bireysel sebepleri olan Arkadaş’a net bir şekilde toplumcu veya bireyci denilememektedir.

Arkadaş Zekai arkadaşlarıyla.

Şiirlerinde Toplumsal Cinsiyet ve Cinsel Kimlik

Arkadaş, özellikle yaptığı ironi ve mizahla döneminin ideolojik kaygılarla yazılmış erkek erkek şiir anlayışını eleştirir durur. Şiirlerinde cinselliği, bireysel çıkmazları konu ederek toplumsal cinsiyet algısının karşısında durur.  Merhaba Canım şiirinin şu dizelerinde erkek egemenliğinin son bulacağını söylemektedir;

siz inanmayın bir gün değişir elbet
güneşe ve penise tapan rüzgarın yönü
çünki ben okumuştum muydu neydi
biryerlerde tanrılara kadın satıldığını
ah canım aristophones

Toplumsal yaşantının dil üzerinde kurduğu egemenliği göz önüne alırsak, dildeki erkek egemen kalıplaşmanın Arkadaş’ın rahatsız olduğu konulardan biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Kendisinin bu kalıplaşmalara alternatifler sunmasına, Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası şiirinde dönem şartlarına uygun ‘Adam‘ kelimesi yerine, daha yumuşak olan ‘Oğlan‘ kelimesini seçmesini örnek verebiliriz.

Toplumda erkeklere yüklenen baskın rollerden de rahatsızdır Arkadaş. Bunun nedenlerini ve niçinlerini sorgularken, cinsiyetler arasında oluşturulan çeşitli zorunlulukları eleştirir ve cinsiyeti toplumun belirlemiş olduğu kurallar nezdinde yaşamayı istemez. O Eski Bir şiirinde bu sorgulamanın izlerine rastlayabiliriz,

kitapları insanları ve tanrıyı
en kirli çamaşırlarını vücudumun
arındırıp kanımı ceninlerimle
erkek olucam. olucam
ve erkekliğin ne işe yaradığını
louis charles royer’den sorucam

Arkadaş, rolleri eleştirmekten başka, cinsiyetlerin sadece fiziksel olarak algılanmasından da rahatsızdır. Çünkü cinsiyete bu bakışın cinsiyet kavramını sınırlandırdığını düşünmektedir. Cinsiyete salt kadın veya salt erkek olarak bakılmasından duyduğu rahatsızlığı ‘kadercinin / kendine tapmadan önceki son -ya da sona yakın- öfkesinin bir dünya görüşünün yorumuna başlangıç olan/ çelişkili kötü şiiridir’ şiiriyle dile getirir;

ve oturup ağladık niye
ve niye hiç görmemiş gibi sanki
oturup hep birlikte ağladık ona şaşıyorum
ona aşıyorum biz sanki hiç kadın görmedik

biz galiba hiç kadın görmedik / çok doğru /
biz iş gördük güç gördük kadın görmedik
zaman mı bulamadık ne/ biz kadın görmedik

ve bir kadın aldık çarşıdan birşeyler umarak
kadın dediler soy dediler soyduk
giysilerini soyduk kadının ve şeylerini
ve salt kadın dediler salt kadındı şimdi o
salt erkek bekliyordu şimdi biz salt erkeğiz
salt erkeğiz ve çok açız dayanamadık
soymayı sürdürdük kadını gözlerimizle
ve soyduk giysilerini kadının ve şeylerini
ve soyduk saçlarını dudaklarını ve gözlerini tardıeu gibi
ve soyduk birşeyler umarak derilerini etlerini
ama hep birşeyler umarak soyduk herşeylerini
ne çıktı karşımıza biliyor musunuz sonunda
salt kadın yerine salt kemik
ve kemikler arasında kirli bir yürek
çirkin korkunç bir iskelet

oysa hep başka düşlemiştik kadını
en iyi en güzel ve sıcacık
ve de temiz yürekli / yani kadın
yani kadın /

Arkadaş Z. Özger (ayakta soldan ikinci), Orhan Asena’nın “Kapılar” oyununun dekorunda. Bursa, 1964 ya da 1965.

Cinsiyet rollerine bu kadar karşı olmasının sebeplerinden biri de kendi cinsel eğilimidir. Hiçbir zaman eğilimini açıkça dile getirmeyen Arkadaş homoseksüelliğini şiirleriyle bize yansıtmaktadır. Onur Özdil yazdığı Queer Estetik Bağlamında Arkadaş Z. Özger Şiirinin İncelenmesi makalesinde, şu sözlerle bizi Arkadaş’ın yaşadıkları konusunda aydınlatmaktadır;

”Özger’in, cinsel alanda baskılanan bireyin yaşadığı durumun eleştirisini yapmak için kullandığı en başarılı araçlardan birisi ironidir. “sakalsız bir oğlanın tragedyası” isimli şiirinde ironinin de geniş imkânları görülmektedir. “charles chaplin bir savaşta yitirdim sakalımı” dizesinde içinde bulunmuş olduğu Savaş’ı Charlie Chaplin olarak nitelemesi aslında bu durumun mesele haline gelip mücadele alanı olması bile komik ve ironiktir. Diğer taraftan şiirin öznesi, bu mısralar içinde erkeklik için en kuvvetli fiziksel simgelerden biri olan sakalı, yitirmek eylemi ile anlatır. Buradan şunu anlayabiliriz ki aslında bu istemediği bir şeydir. Yani buradaki özne toplum yargılarınca fiziği üzerinden bir tarifle sınırlanarak değil, sakalıyla da kendi hissettiği kimlik içinde yaşamak istemektedir.”

Cinsel eğilimini açıkça söylemediği halde arkadaşları tarafından zaman zaman dışlandığını ve bu durumun onu da kendi içine ittiğini İsmet Tokgöz’den öğrenebiliriz. İsmet Tokgöz bir söyleşisinde Arkadaş’ın toplumsal şiirler yazarken ayakta alkışlanıp Tamirat şiirinin marş olarak kullanılmasını, bireye ve kendi iç dünyasına döndüğü zaman ise eleştirildiğini anlatır ( Kadıköy 2019 ).

Merhaba Canım şiirinde homoseksüelliğe yaptığı Adonis benzetmesi ise temelsiz değildir. Çünkü Adonis Suriye Kralı Theias ile kızı Myrhha’nın “ensest” ilişkisinden dünyaya gelen, tanrıçaları bile kendine aşık etmiş yakışıklı bir delikanlıdır. O da bu iki benimsenmeyen durum arasında bağ kurmak istemiştir. Şuan toplumda eşcinselliğin anormalliği ensestinki kadar yoğun sayılmasa da, Arkadaş’ın döneminde bu durum böyle değildir. O da şu dizelerle aktarır bize bunu;

hayat trajik bir homoseksüeldir
bence bütün homoseksüeller adonistir biraz
çünki bütün sarhoşluklar biraz
freüdün alkolsüz sayıklamalarıdır

Bu konuyla ilgili daha detaylı okuma için Onur Özdil’in makalesine göz atabilirsiniz.

Soldan sağa: Şevket Apalak, İsmet Tokgöz, Arkadaş Z. Özger, Tahir Abacı. Fotoğraf, 1970 yılında, Ankara’da, Hukuk Fakültesi’nde bir forumda çekilmiş.

Arkadaş’ın Şiirlerinde Yalnızlık ve Melankoli

Arkadaş şiirlerinde genel olarak yorgundur. Bu yorgunluğu onu melankolik bir ruh haline sürükler. Bu kadar yorgun olmasının sebebi ise, hep yalnız oluşu ve kimselerin onu anlamamasıdır. Yorulmuştur kendini duyurmaya çalışmaktan. Anlaşılamadığı için dışlanıp yalnız kalmaktan. Özellikle Sığıntı Kuşu şiirinde yalnızlığını ve melankolisini ön plana çıkaran Arkadaş kendisini şu dizelerle anlatır;

akşam
hüznümün soluk aynası
(…)
yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
hergün yeniden başlayan
çığırtkan bir şarkıyı söylemekten
hergün
yeni bir şarkı bestelemekten

ben hüznün
ben gölgemin kiracısı
yeni bir ev değiştirmekten.-

hergün
gövdemle büyüyen hüznümle
kimselerden habersiz eskiyen yüreğimin
dinlemiyorlar
dinlemiyorlar şarkısını oy

sustukça çoğalıyor tekliğim

ah benim sıska yüreğim
ah benim kimselere söz geçiremez yüreğim
ah benim
neyim kaldı elimde
(…)
tekliğim
yorgun ve kanadı kırık kuştur
hüznün yapraklarında gölgelendiği
kim koparır dalından
ağzı açık bir gülü
kırmızı bir ölümü görmüş gibi
kanarım.

yoruldum
değiştirmekten kanını yüreğimin
ne zaman bitecek
bu hüzün.

Arkadaş’ın bireyci şiirlerinde yoğun bir şekilde görülen yalnızlık hali en çok Karıncafil şiirinde kendini hissettirir. Karıncanın üzerindeki fil yüküne rağmen tek başına ayakta durması onu etkilemiştir ve karıncayla arasında bir benzerlik kurmuştur. Yalnızlığa itilmişliğin isyanıdır bu şiir. Çoklar sokağında yalnız kalmıştır ve mutsuzdur. Kendisi de hep ince ve zayıf bir oğlan olan Arkadaş, karıncadır. Sırtında dünyanın yükünü taşır da kimseler umursamaz. Herkesler var olur da bir tek Arkadaş ölür…

hep kurşunlamışlar yalnızlığı çoklar sokağında
herkesler var olumş
bir sen ben ölmüşüm

ölmüşlük ne ki yaşanmamış mutluluklarda
ölmüşlük ne ki tutkusuz yaşamlarda
ölmüşlük karınca sırtında fil
ölmüşlük karınca sırtında yalnızlık
ölmüşlük çoklar sokağının karıncası

karınca ne ki nah şu kadar bir hayvan
ama o ne yük öyle sırtındaki taşınılmaz
karınca mutsuz mu dediniz nedir o
çoklar sokağında yalnız mı kalmış
ben de yalnızım çoklar sokağında ben mutsuz

kurşunlanan ben miyim karınca mı
yalnızlık mı biziz o işte
çoklar sokağında yalnızlığı kurşunlamışlar
baksana herkesler var olmuş
bir sen ben ölmüşüm -neyiz şimdi-

Ankara’da, Kızılay Meydanı’nda, eski Kızılay binasının yanındaki parkta, parkın göbeğindeki ağacın altınca oturuyor Arkadaş Z. Özger. Yıl 1971 de olabilir, 1972 de; hatırlanamıyor.

Ölüme yatkınlığını net bir şekilde gördüğümüz Arkadaş, ölmek istediği için değil, onu ölüme sürükledikleri için yatkındır ölüme. Hem yaşadığı toplumsal düzen hem de bireysel sebeplerle yalnızlığa itilmesi onda ölmek isteği uyandırır. Örneğin Mumsöndü şiirinde onu ölüme sürükleyen, tanrılaşmaya çalışan burjuvazinin onlar yokmuşçasına yaşayıp, onları yoksullaştırdıkları sistemi yansıtır;

kötü bakışlı insanlardı karşımıza çıkan. korkmuyorduk
önce ekmek istedik ellerinden yaşam istedik utanmadan
(…)
yine kovdular bizi yaşam eşiklerinden
sanki bir onlar vardı evrende yalnızca
(…)
birinci sonrası kapılar hep birinciye benziyordu
tanrıyı arıyalım dedik yardım eder

son çaldığımız kapıda kimseler yoktu
kapının ardında bir boşluk bir boşluk ki sormayın
ne ekmek ne mut ne yaşam
hepsinin en güzeli
tanrıyı gördük -inanmayın-tanrıyı gördük
dayanamadık
ÖLDÜK

Ve Bir Gün Sevişmeyi Bana şiirindeki şu dizelerle de yalnızlık ve ölümü bağdaştırmıştır;

yalnızlık yenilmeyen gıladyatör
bana eski bir ölümü anımsatıyor

Arkadaş Z. Özger (solda) Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okul arkadaşlarıyla.

Arkadaş’a Göre Dostluk ve Sevda

Arkadaş’a göre aşk ve dostluk ayrılmaz ikilidir. Hayatı dengeleyen asadır bu ikili. Ona göre aşk öldüğü gün, sevgi bağı üzerine kurulmuş dostluk da ölmektedir. Sevgiyi ”tragedyanın kaynağı yaşamın kökeni insanı var kılan umut” olarak tanımlayan Arkadaş, aşkın öldüğü günü anlatırken, ”işte o gün her şey ölür” der. Beyaz Ölüm Kuşları şiirindeki dizelerle de bize aktarır bu düşüncelerini;

ezberle o incecik tel üzerinde
hayatı dengeliyen asayı:
aşkın ve dostluğun ayrımı yoktur çocuk
ikisini de doğuran şey aynıdır

sevgi: tragedyanın kaynağı yaşamın kökeni insanı
var kılan umut
ah nasıl ayrılır aşk ve dostluk birbirinden
can canı sever ötesi yok bunun çocuk
ölümü ve ölümün ölümsüzlüğünü
sevgiyi ve sevginin ölümsüzlüğünü
ah elbette aşktır dostluğu mayalayan

ve başlar sıkıntısı kuralsız bir çelişkinin
yapışkan bir sevişmenin sancısı doldurur
boşlukları
ve tutku aç bir güve gibi kemirirken sevdayı
dölün pasıyla bulanırken sevginin beyazlığı
ah şimdi kim inandırabilir bu eski çocuğa
aşkın ve dostluğun varlığını
bir gün ansızın yiter dostalar ve sevgililer
etin ve kemiğin sıcaklığıyla solar sevdalar

işte o gün her şey ölür

Arkadaş Z. Özger ve Lemi Özgen. 60’lar sonu Mülkiye’de, bir fotoğraf karesinde.

Yaşadığı ilişkide de toplumsal baskıya direnemeyen sevgilisine, dostuna sitemlidir Arkadaş. Sitemi açığa çıkmaktan korkan sevgilisine olsa da asıl karşısına aldığı toplumdur. İsyanı onlara gizlenmek zorunda hissettiren toplumadır. Bu yüzden nefreti de yanına alarak, sitem ettiği sevgilisine sahip çıkar. Hüzün Mevsimi şiirinde gözlemleyebiliriz hissettiklerini;

-çocuğum üşütme yüreğini
şimdi hüzün mevsimidir bütün şiirleri gezen
(…)
ey insanlar
ey gecede unutulmuşluğumun yargıçları
iğrenerek öpüyorum parmaklarınızı
iğrenerek. hepinizi kucaklıyorum ilkin
ağzınızı dudaklarınızı dişlerinizi öpüyorum
bilmiyorsunuz. ben kendimi öpüyorum

geceyse
tükenmişse güneşin güçlülüğü
gök gözlerinin buğusunu yansıtır
senin acın acıların ölümüne gebedir
korkma yavrum
ne gece ne geceler senin
suçsuz mızıkçılığını küçültemez
bir çirkini öpmek için uzattığın yüreğini

güzelleşip bir sevginin göğsüne yatmak biraz
biraz yorgun biraz korkak bir insan sevmek biraz
dayayıp sırtını gecenin duvarına
bir ölünün ağzını dudağını öpmek biraz

yıldızlar sayılmaz: hasret uzakta
ben sevgiye hasretim, sevgi uzakta

çünkü artık büyütmeliyim içimde nefreti
kalbim ki yıllardır iyiliğe abone
nerde bir insan görse
bırakır sevgi kuşlarını
çünkü o bağışlar yargıçlarını
kendi yasalarını kuramıyan yargıçlarını

ey gecede unutulmuşluğumun suçluları
ey yanlışlığımın yanlış yargılayıcıları
suçum: nefreti öksüz bırakmak
savunmam: sevgimi yüceltmek içindir
sakalım yok biliyorum ama kötü değilim
büyükleri sayarım küçükleri severim
çocukları incitmeden severim. kadını öpmesini
bilirim

sizi de sizi de öpmesini bilirim

-ana ben çok yalnızım. benim başka sevgim yok
içimde utanç çiçeği gibi büyüyor hü

kural tanımayan sevgim benim
aykırım fizikötem doğaüstüm yanlışlığım
aşkım. sevgili yanılgım benim başyargıcım
nefretim nefretim nerdesin

kalbim
bir gün elbette sana hükmedeceğim

Ancak yaşadığı tüm hayal kırıklıkları gibi arkadaş ve dostluğa dair düşünceleri de sarsılmıştır. Karşılığını bulamadığı aşkına kırgındır ve kırgınlığını, tepki vermeyen sevgilisinin ağzını Beyaz Ölüm Kuşları’nda öpmeyeceğini söyleyerek belli eder;

şimdi bu yüreği nerelerde beslemeli
bütün saksıları kırılıyorken güneşin büyüsüyle
ve ölümler ilençliyorken en masum sevinçleri
ve her sevgi kendisiyle çelişiyorken
şimdi bu nasıl doğmaklar olur yeniden beyazlara

ama şimdi kim kandırabilir sizi
bir ölünün hayat kokan ağzını öpmek için.

Mart 1967, Arkadaş ve Tiyatro

Arkadaş’ın Dayanağı Umut

Arkadaş’ın şiirlerinde çok fazla karşımıza çıkan umut, dengesizdir. Bazen çok umutlu olan Arkadaş, bazen de tüm umutsuzluğuyla karşımızdadır. Pes edip, ayağa kalkan sonra tekrar pes eden bir döngüde ilerlemektedir. Yaşadığı bireysel sıkıntılar bir yana bir de siyasi düzeni göz önüne alırsak sanıyorum ki son derece normal bir durum olarak değerlendirilebilir dengesizliktir bu. Yaşadığınız dönemde hem arkadaşlarınız ölüyor, hem sizin hayatınız tehlikedeyse ve üstüne çevreniz de sizi cinsel kimliğinizle kabul etmiyorsa umut etmek nereye kadardır? Örneğin Aşkla, Sana şiirini öldürülen arkadaşı Hüseyin Cevahir için yazarken umutsuzluğa direnmektedir ve hala bir umut beslemektedir;

alnını
dağ ateşiyle ısıtan
yüzünü
kanla yıkayan dostum
senin
uyurken dudağinda gülümseyen bordo gül
benim kalbimi harmanlayan isyan olsun
şimdi dingin gövdende
uğultuyla büyüyen sessizlik
birgün benim elimde
patlamaya sabırsız mavzer olsun
başını omzuma yasla
göğsümde taşıyayım seni
gövdem gövdene can olsun

söyle bana ey
ölümün açıklayıcı pervanesi
hangi yavru tek başına yiğittir
hangi yangın bir başına söndürülür
ah herkes susuyor
hiçkimse bilmiyor içimin yangınını
ah herkes mi susuyor
kalbimi kalbine bağladığım dostum
ah herkes mi susuyor
kalbi kalbimize benzeyen dostlar
bir çarmıh gibi bırakıyorken kendini dünyaya
hayatın ateş renkli kelebekleri
bir bir tutuluyorken korkunç koleksiyonlar için
ah herkes mi susuyor
(…)
beni umutsuz koma
tarihle avutma beni
çünki aşkla sınanmışım sana
sana yangınla, suyla, ateşle
ölümle, yaprakla, şiirle sınanmışım
ey yaşarken kanayan acı
şimşekli gök, tufan, kan fırtınası
uçurum kıyısında hızla büyüyen ot
yapraksız bir ölümün anısı için
körpecik kuzuların derisi için
beni tarihle avutma
umutsuz koma beni
(…)
şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
yarın yeni bir yeşillik büyüyecek

Arkadaş Z. Özger (sağ önde objektife gülümseyen) ve yakın arkadaşı Hüseyin Cevahir (omuzlarda el sallayan)

Özdemir İnce için yazdığı Kokulu Böcek şiiriyle de bir kapının bir kapıya açılması olarak tanımladığı umudunu yansıtmaya devam eder Arkadaş;

ince bir sevda
çürütülen gül bahçeleri
ve şaşırtılan umut

hay bu sevda inceltmez seni beni

artık umut sözcüğü olucak
bütün şiirlerde ve herkeslerin şiirinde
çünki umut bir kapının bir kapıya açılmasıdır
ki o da olsa esirgeyen ve bağışlayan yılgıcıları
adı en önde ve önemli olan güldür

şimdi çiziyorum altını
gülün ve kötü kullanılmış bütün güllerin
ki o nerde koklanmışsa koklanmıştır
herkesin ve hiçkimsenin yanlış şiirinde
adı elbette en çok yaraşan
gülün kendi şiiridir

şiirler
gül bahçeleri

hay bu sevda haylamaz seni beni

şarkıda sırıtan bir şiir gibi bestele
üstteki üç dizeyi
ve yılgıla ölgün bir kıral gibi
doğurgan üç sözcüğü

ince bir sevda
çürütülen gül bahçeleri
ve şaşırtılan umut

salgın ve bulaşık bütün şiirlerde

Aygın şiiriyle artık insanlar üzerinden umut etmeyi bırakmıştır. Umut doğadadır ve ona yönelmesi gerektiğini söylemektedir kendine. Hayat onun içi annedir artık;

vur umudunu kalabalık ağaçlara
yorumla beslenen dallara köpürerek akan sulara
kır çiçeği kokusuyla aygınlaşan dağlara
kurcala yaşamının gizemli torbasını
ekmeğin ve terin kardeşliğini kıskan
sana toprağı ve aşkı öğretecek
hayat denen anneye koş

Sağ alttan itibaren; Halil Çaylak, Erol Mutlu, Süleyman Coşkun ve önlerinde Cumhur Atalay ve 2.Dönem sınıf arkadaşı kızlar. Arkadaş ise ortadaki iki kız arkadaşının arasındadır.

Arkadaş’ın Kırmızı Gülleri

Arkadaş’ın şiirlerinde sıkça kullandığı ‘kırmızı gül’ imgesi, militan gençlerdir. Adil olmayan toplum düzenine başkaldıran ve siyasal mücadelede sorumluluk alan gençler. Büyütürken Bir Gülü şiirinde de bu kırmızı güllerle tanışırız. Arkadaş yalnızlığından kurtulduğunu düşünecektir bu ilk tanışmada;

yeni farkına vardım tekliğimi çoğaltan
beni ürkek bir ceylan gibi sularımdan kaçırtan
yalnızlığıma ve dallarıma başkaldıran
kırmızı bir gülün varlığını

artık öfkeyle çoğalan bir tekliğim ben
hüzünlerin ve acıların vücudumda toplandığı

Söyle Türkünü şiirinde de anmaya devam etmektedir kırmızı güllerini;

dün yalnızca sevdiğim
bugünse taptığım güllerden
tutukevlerinde hergün akşamüstleri boğulan güneşlerden
bir gülüşlerine bir ankara feda ettiğim kardeşlerden
haberiniz var mı sizin
(…)
hay gökyüzü
hay bulut
hay kuşlar
nerde benim canlarla yürürken söylediğim
söylerken kanımı titreten türkülerim
onlarla genişleten
onlarla büyüyen soluğum
yani abim bacım kardeşim
yani oğlum kızım çocuğum
yani dostum arkadaşım yoldaşım

Vesikalık fotoğrafı.

1971’de yazdığı Kan Reçetesi şiiriyle de kırmızı güllerine yapılanlar karşısında hissettiği her şeyi açıkça bizlere yansıtmıştır Arkadaş;

Kara bir gök için çok şey söylenebilir elbet

İşte benim bulutum
pas tutmamış sözcüklerden örgülü bir ağıt
alnına halk sıçramış neferlerin çılgar gözleriyle
sana
ey rengi tarihini utandıran elbise
(…)

Ey tırnaklarımı büyüten tahammülsüzlük
beynimde hora tepen on sivri bıçak
senin kendi damarında denediğin keskinlik
halkının alnındaki tomurcuğu patlatsa da
kan kendini aldatmaz
kan kendini aldatmaz

Kalbim!
bu acıya dayan
varsın işkenceler dağlasın seni
duru bir gök için vahşete katlananlar
acıyı bir silah gibi göğsünde saklamalı

Kalbim!
bu acıya dayan
bu acıya dayanman için
yaranı iyileştirmek için sana
parçalanmış gül cesetlerinden bir reçete vereceğim
vahşet dağlarından kızgın kemik külleri
işkenceler ovasından kan dölleri
ve yangınlar vadisinden dehşet bir ateş.
Kan kokusu büyüyü bozmak için
Kemik sıcaklığı sırça küreyi eritmek için
Ateş kırmızısı göğü aydınlatmak için

Kendisine bu acıya dayanmasını söylerken, acıyı silah yapıp göğsünde saklaması gerektiğini söyler. Kara bir göğü bunlarla aydınlatacağını söylemektedir. Sonra 1972 yılında yazdığı Günler Perişan şiiriyle de devam eder acısını anlatmaya;

gün ölümle başlatıyor hayatı
her şafak taze bir ölünün üstünde doğuyor
her sabah ölümü anlatıyor gazeteler
sol köşede ölümü kutsallaştıran bir fotoğraf
yeni bir cinayetin röntgenini çıkartıyor gövdeme
beynim sabırla keskin
iğdişliyor haber bültenlerini, yorumları, sahte ölüm ilanlarını
bizim ilanlarımız çoktan verilmiştir
gelirse de bilinir nerden ve nasıl
böyle ölümün yücedir adı
ha kanağacı canım, ha gelincik tarlası
çünki ölümün kanıdır besleyen
bir başka baharın tohumlarını
şuramızda bir şey var
bizi onduran şey
acıya saran
umudu kuşatan

Bu şiirinde annesine onu yüzüstü bırakmaktan korktuğunu söylerken, onu şu dizelerle teselli eder;

ölüm mü dedim annem
ölüm senin gibi güzel annelerin
senin gibi güzel çocuklar feda etmiş
o tarih atlasında
bir kırmızı gül olur ancak
koksun diye çocukların bahçesi

Ve biricik annesini de teselli ettikten sonra kırmızı gülleriyle beraber gelecek nesiller için acısız ve adsız olarak tarih atlaslarında geri döneceklerini söyler;

şuramızda bir şey var
acıya benzer
umuda benzer
böyle günlerde hayat
hem acıya, hem acıya benzer
(…)
şuramızda, tam şuramızda
kanserli bir virüs gibi kanımıza karışsa da
bizi yaşatan
günler perişan
(…)

biz şimdi gidiyoruz gibi ya dostlar
bir gün döneriz elbet
acısız, adsız

ölümsuyu sürünün
sürünün ölüm suyu
bir ölü bir dirinin kanıdır
besler hayatsuyu

şuramızda, tam şuramızda
tarihe nasıl anlatsam

ey anneleri korkutan
bizi yaşatan kan

günler perişan

Arkadaş’ın kolaj resimleri.

Arkadaş’ın Ölümü

Yurt Baskını olayından iki yıl sonra 5 Mayıs 1973 günü 25 yaşında kaldırımda bulunan ağır yaralı bedeni, kaldırıldığı Numune Hastanesinde hayata gözlerini yummuştur. Beyin Kanamasından öldüğü saptanan Arkadaş’ın ölümünü sevdikleri SBF yurdunda yaşanan olaylara bağlamışlardır.

Genç yaşında hayatını yitiren bu değerli şairimiz bize yazımızda da bahsettiğimiz, hem dönemiyle hem de kendiyle ilgili çok fazla bilgi bırakmıştır. Kendisiyle ilgili elimizde kaynak olarak pek bir şey olmasa da tek başına şiirleri bile yeterli gelmektedir. Ölümünden sonra yayımlanan şiir kitabı Sakalsız Bir Oğlanın Tragedyası’na linkten ulaşabilirsiniz. Ve kendisiyle ilgili daha fazla bilgi için arkadaşı İsmet Tokgöz’ün Arkadaşım Zekai Çoklar Sokağında Bir Yalnız isimli kitabını okuyabilirsiniz.

Bu içerik ilginizi çektiyse sitemizde yer alan Kappa’nın Yazarı Ryūnosuke Akutagawa Kimdir? yazısına da göz atabilirsiniz.

Merhaba Canım Fragmanı:

Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
İlgili İçerikler