David Bowie 1970’ler Albümleri: Bir Sanatsal Devrim

1970’lerde tek bir sanatçı, pop müziğin kabuğunu defalarca kırıp yeniden şekillendirdi. David Bowie 1970’ler albümleri, bir müzisyenin on yıl içinde kaç kez yeniden doğabileceğinin en çarpıcı kanıtıdır. Bu yazımızda o on yılı, uzaydan gelen bir yıldızın (Ziggy Stardust) doğuşundan Berlin’in soğuk stüdyolarında yeniden icat edilen sese kadar, kronolojik olarak sizler için inceledik.
Amacımız albümleri iyiden kötüye dizmek değil; her birinin Bowie’nin sanatsal evrimindeki yerini ve bugüne uzanan etkisini anlamanızı sağlamak. Böylece bu albümleri yalnızca bir liste olarak değil, bir dönüşüm hikâyesi olarak okuyabilirsiniz.
İçerik Başlıkları
David Bowie’nin 1970’ler Albümleri Neden Bir Devrim?
David Bowie, 1947 doğumlu İngiliz müzisyen ve söz yazarıdır. 1969’daki “Space Oddity” şarkısıyla adını duyurdu; asıl büyük sıçramayı ise 1970’ler boyunca gerçekleştirdi. Bu on yılda tek bir tarza bağlı kalmadı: glam rock’tan soul’a, funk’tan elektronik deneyselliğe uzanan bir yelpazede gezindi.
David Bowie glam rock dönemi albümleri onu bir yıldıza dönüştürürken, on yılın sonundaki deneysel çalışmaları da onu geleceğin sesini kuran bir öncü yaptı. Bu yüzden 1970’ler, sanatçının en verimli ve en cesur dönemi olarak kabul edilir. Her albüm, adeta yeni bir kimlik (persona) ve yeni bir müzikal dil taşır.
Aşağıda bu on bir stüdyo albümünü dört ayrı yaratıcı evreye ayırarak ele alacağız. Bu evreler, Bowie’nin bir sanatçı olarak sürekli deri değiştirişini en iyi gösteren kırılma noktalarıdır.
Glam Rock’ın Şafağı (1970–1971)
On yılın açılışı, Bowie’nin henüz “yıldız” olmadan önce kimliğini aradığı iki albümle başlar. Bu iki çalışma, birkaç yıl sonra patlayacak glam rock devriminin temellerini sessizce atar.
The Man Who Sold the World (1970)
Bowie’nin gitar ağırlıklı, karanlık ve gürültülü ilk gerçek rock albümü budur. Yapımcı Tony Visconti ve gitarist Mick Ronson ile kurduğu ortaklık burada filizlendi. İlk dinleyişte kolay açılmayan ama zamanla değeri anlaşılan bir “gecikmiş klasik”tir; kapağındaki elbiseli Bowie fotoğrafı da dönemin cinsiyet sınırlarını zorlayan ilk provokasyonlardan biriydi.

Hunky Dory (1971)
Bowie’nin ilk başyapıtı olarak anılan Hunky Dory, “Changes”, “Life on Mars?” ve “Oh! You Pretty Things” gibi zamansız şarkılar barındırır. Ken Scott’ın yapımcılığında piyano ağırlıklı, zarif ve şaşırtıcı derecede erişilebilir bir albümdür. Bir yandan Bob Dylan ve Andy Warhol’a selam gönderirken, bir yandan da gelecek yılların cesur Bowie’sinin habercisidir.

Ziggy Stardust ve Glam Zirvesi (1972–1973)
1972, her şeyin değiştiği yıldır. Bowie, sahneye kızıl saçlı, uzaylı bir rock yıldızı kimliğiyle çıkarak müzik tarihinin en ünlü alter ego’larından birini yarattı ve glam rock akımının bayrağını eline aldı.
The Rise and Fall of Ziggy Stardust and the Spiders from Mars (1972)
Bu konsept albüm, dünyanın son günlerinde sahneye çıkan uzaylı rock yıldızı Ziggy Stardust’ın yükselişini ve çöküşünü anlatır. “Ziggy Stardust albümü konusu” tam da bu kıyamet-öncesi kurmaca üzerine kuruludur. “Starman” ve “Suffragette City” gibi parçalarla Bowie’yi küresel bir fenomene dönüştürdü; The Spiders from Mars grubuyla birlikte glam rock’ın manifestosu sayılır.

Aladdin Sane (1973)
Ziggy’nin Amerika turnesinden esinlenen bu albüm, yüzünde ünlü kırmızı-mavi şimşek olan yeni bir kimlikle geldi. Daha sert, daha kaotik ve caz-piyano dokunuşlarıyla zenginleşmiş bir çalışmadır. Bowie’nin İngiltere’deki ilk bir numaralı albümü oldu ve o ikonik kapak, kariyerinin görsel imzalarından birine dönüştü.

Pin Ups (1973)
Bowie, 1973’ün sonunda tempoyu düşürüp bir cover albümü yaptı. Pin Ups, gençliğinde dinlediği 1960’lar İngiliz rock şarkılarının yeniden yorumlarından oluşur. Diskografisinde bir “ara nefes” gibi durur; genç Bowie’nin köklerini ve etkilendiği isimleri merak edenler için keyifli bir duraktır.

Amerika’ya Geçiş: Diamond Dogs’tan Plastik Soul’a (1974–1976)
Ziggy’yi sahnede “öldüren” Bowie, on yılın ortasında Atlantik’in öbür yakasına, Amerika’nın soul ve funk seslerine yöneldi. Bu geçiş dönemi hem hayranlarını şaşırttı hem de sanatçının en tehlikeli kişisel dönemine denk geldi.
Diamond Dogs (1974)
George Orwell’in 1984 romanından beslenen distopik bir albümdür. Glam rock’ın son parıltısı ile gelecek dönemin funk esintilerini bir arada taşır. Gitar riff’iyle ölümsüzleşen “Rebel Rebel” bu albümdedir; tekinsiz, sokak temalı atmosferiyle Bowie’nin en sinematik çalışmalarından biridir.

Young Americans (1975)
Bowie’nin kendi deyimiyle “plastik soul” (plastik ruh müziği) dönemidir. Philadelphia soul geleneğine yaslanan albüm, glam hayranlarının bir kısmını şaşkına çevirdi. John Lennon’ın da katkıda bulunduğu “Fame” ile Bowie ilk kez ABD listelerinde zirveye çıktı ve Amerikan pazarında adını kalıcı kıldı.

Station to Station (1976)
Bu albümle birlikte İnce Beyaz Dük (Thin White Duke) kimliği doğdu: soğuk, mesafeli, zarif bir figür. Yalnızca altı parçadan oluşan, funk ile Alman krautrock’ını harmanlayan bir köprü albümüdür. Bowie’nin en zorlu kişisel döneminde kaydedilmesine rağmen, kariyerinin en güçlü çalışmalarından biri olarak anılır ve Berlin’e giden yolu döşer.

Berlin Üçlemesi: Sesin Yeniden İcadı (1977–1979)
Los Angeles’taki bağımlılık girdabından kaçan Bowie, Berlin’e yerleşti ve yapımcı Tony Visconti ile müzisyen Brian Eno’yla birlikte çalışmaya başladı. David Bowie Berlin üçlemesi albümleri, ambient (atmosferik) ve elektronik seslerle pop’u birleştirerek modern müziğin yönünü değiştirdi.
Low (1977)
Üçlemenin ilk ve en cüretkâr adımıdır. İlk yarısı kısa, kırık pop parçalarından; ikinci yarısı ise neredeyse sözsüz, atmosferik enstrümantallerden oluşur. Yayımlandığında bölücü bulundu ama bugün post-punk ve elektronik müziğin en etkili öncülerinden biri kabul edilir. Brian Eno’nun izleri her köşesinde hissedilir.

“Heroes” (1977)
Aynı yıl gelen “Heroes”, üçlemenin en ünlü ve en sevilen parçasını taşır. Berlin Duvarı’nın gölgesinde geçen bir aşkı anlatan başlık şarkısı, Bowie’nin belki de en ikonik bestesidir. Robert Fripp’in katmanlı gitarları ve Eno’nun sentezleyicileriyle örülen albüm, umut ile melankoliyi aynı anda barındırır. Resmi klibini aşağıda izleyebilirsiniz.

Lodger (1979)
Üçlemeyi kapatan Lodger, diğer ikisi kadar deneysel değildir ama dünya müziği etkileri ve new wave dokusuyla dönemin ötesine bakar. Uzun süre hafife alınan bu albüm, yıllar içinde yeniden değerlendirilerek hak ettiği saygıyı gördü. Bowie’nin on yılı, geleceğe dönük bu ileri görüşlü notayla kapanır.

David Bowie’nin 1970’ler Mirası
David Bowie’nin sanatsal evrimi 1970’lerde tek bir çizgide ilerlemedi; sürekli kendini yıkıp yeniden kurdu. Her albümde farklı bir kimlik, farklı bir tür ve farklı bir görsel dil denedi. Bu “sürekli yeniden doğuş” fikri, kendisinden sonra gelen sayısız sanatçının yol haritası oldu.
Onun açtığı kapıdan post-punk, new wave, sentetik pop ve elektronik müzik geçti. Bugün distopik temaları işleyen Muse gibi grupların ya da atmosferik seslerle deneyen Massive Attack gibi toplulukların köklerinde Bowie’nin cesaretini bulmak mümkündür. 1970’ler albümleri, yalnızca dönemin değil, sonraki kuşakların da ilham kaynağıdır.
Bowie’nin bu dönemine daha yakından bakmak isterseniz, sanatçının resmi web sitesini ve Ziggy Stardust albümünün ayrıntılı arşiv kaydını inceleyebilirsiniz.
Sonuç
Kısacası David Bowie’nin 1970’ler albümleri, tek bir on yıla sığdırılmış bir sanat tarihidir. Glam rock’ın ışıltısından Berlin’in soğuk deneyselliğine uzanan bu yolculuk, “en iyi albüm hangisi” tartışmasından çok, bir sanatçının durmaksızın nasıl evrildiğinin hikâyesidir. Bu albümleri kronolojik dinlemek, o dönüşümü bizzat yaşamanın en güzel yoludur.
Eğer bu tür efsane müzisyen ve albüm içerikleri hoşunuza gidiyorsa, sitemizde yer alan ‘İngiliz Alternatif Rock Grubu Placebo ve Albümleri‘ adlı yazımıza da göz atabilirsiniz.
