Füsun Çetinel ile Çocuk Edebiyatı Söyleşisi

Gökten düşmüş üç elmanız yok ama bit pazarından alınmış bir sürü oyuncağınız varsa, evvel zaman içinde kalbur samanınız az, tez vakitte gelmeyen ancak çöpten bulunan mektuplarınız hazır ise edebiyatımızın çocuklar için yazan sıra dışı yazarı Füsun Çetinel’le çocuk edebiyatının temel ilkelerini; yazana, okuyana ve okutana düşenler bağlamında konuştuk. Yaratıcılık, çocuğa görelik, doğru kitap tercihi, sanatçının beslenme kaynakları, ilk gençlik dönemi, Olmayan Şeyler kitabı… Hepsi bu röportajda.

Füsun Çetinel Kimdir?

Boğaziçi Üniversitesi İngilizce Öğretmenliği mezunu olan Füsun Çetinel, edebiyatımızın çocuklar için kalem oynatan yazarlarından biridir. Başlıca kitapları; Ayasofya Konuştu, Sırlar Yolu, Duvarda 3 Hafta, Çiko’nun Seçimi, Küçük Pis Yeşil Böcek ve Olmayan Şeyler’dir. Füsun Çetinel yazar kimliğinin yanı sıra çocuklara, gençlere ve yetişkinlere düzenlediği atölye çalışmalarıyla okuma-yazma heveslilerine cesaret aşısı yapmasıyla bilinir. Yazı eğitmeni ve yazar danışmanı olarak da çalışan sanatçı, yazdıklarının beş kat fazlasını okur.  Yazar, yazdırır ve okur Füsun Çetinel’le yaptığımız bu röportajın çocuk edebiyatına ilgi duyan yazar adaylarına, öğrencisinin ne kadar okuduğuyla dertlenen öğretmenlere ve çocuğuna pembeli-prensesli kitaplar aramayan anne babalara iyi geleceğini düşünüyorum.

Füsun Çetinel

Çocuk Edebiyatı ve Yaratıcılık

Edebi metin her şeyden önce sanatsal bir yaratı alanıdır. Yazdığı eserlerle çocuklar için bu alanı alabildiğine genişleten ve yaptığı atölye çalışmalarıyla yazar adaylarına ilham veren Füsun Çetinel, çocuk edebiyatı bağlamında yaratıcılık kavramına yaklaşımını şu şekilde açıklıyor:

Kurmaca bir metin yazmaya başladığımızda yaratmaya başlıyoruz. Olmayan bir şeyleri uyduruyoruz. Hayal gücü vs. şaşaalı kelimeler ama yaptığımız şeyi tam olarak karşılayan sözcük bu: uydurma. Olmayan kişiler, olmayan mekânlar, olmayan diyaloglar, olmayan kişiler uyduruyoruz. Bunların kimi tabii ki gerçeklik payı taşıyor ama bu bir zorunluluk değil. İşte yaratıcılık burada devreye giriyor. Gördüğümüz bir mekanı değil, farklı beş altı mekanın özelliklerini birleştiriyoruz. Kiminin kokusu, kiminin sesi… Ancak fiziksel gerçekliği de göz ardı etmiyoruz. Yaratıcılık, sanılanın aksine her şeyi uydurabilirim demek değildir. Şöyle bir yanlış algılayış var: Yaratıcılık bu, ben her şeyi istediğim gibi yazarım. Örneğin ben “Bir örümcek ağını şehrin bir ucundan bir ucuna gerip kolaylıkla gitti.” dersem bu inandırıcı olmaz. Fiziksel örümceğin hayatını göz ardı etmiş olurum. Kurduğumuz dünyanın kurallarını çok iyi koymalıyız. Öğrencilere bunları anlattığımda “Ama Örümcek Adam var!” diyorlar. Ben de “Tamam da!” diyorum. “Örümcek Adam’ı yaratan kişi, orada, kurallarıyla bir dünya kurmuş. Yani biz ona inanıyoruz.” Yaratıcılık üstüne günlerce konuşabiliriz. Çok büyük bir kavram bu. Şablonları da göz ardı etmiyorum tabii.  Bunlara göre yazmakta da herhangi bir sakınca görmüyorum. Ancak yaratıcılık olmadığında lezzet olmaz. Misal bir köşe yazısı bile yaratıcılık barındırırsa tadı daha güzel olur.

Bir yuva çocuğunun okul çıkışında şunu dediğini duymuştum: “Ağaçlardan sonbahar dökülüyor.” Şiir yazmak zordur deriz ya! Aslında kuru yapraklar dökülüyor demek istedi ve karıştırdı. İşte bu karıştırma yaratıcılık. Yani bazen bir yanlışlık ya da yanlış düşünmek, bazen bir sözcüğü atlamak veya dil sürçmesi; aslında bizi hep daha ilginç şeylere, daha yaratıcı olana götürür. O nedenle şunu hep söylerim: “Yanlış yapmaktan korkmayın.” Yaratı serbesti istiyor, cesaret istiyor, farklılık istiyor, uçuk fikirler istiyor ve her şeyden önemlisi içinizdeki denetçiyi  susturmanız lazım.

Yaratıcılığın bir de okur tarafı var. Çocuk okuduğu kitaptaki karaktere özenip belirli bir tarzda giyinmeye başlayabilir. Romanda geçen bir oyunu oynayabilir. Anlatılan yemeği merak edip araştırabilir. Yaratıcılık yazarla başlayıp okurla devam eden bir şey… Aynı eser, her okur tarafından farklı algılandığı için farklı farklı açılımlarla devam eder.

Çocuk Edebiyatının Çocuğa Görelikle İmtihanı

Çocuklar için yazmanın en zor taraflarından biri çocuğun duyuş ve kavrayışını yakalayabilmektir. Adına çocuğa görelik dediğimiz, kimi yazarlarca bir fren mekanizması olarak algılanan ama çoğunlukla çocuklara göre olanı anlamak ve anlatmak diye açıklanabilecek çocuk edebiyatının bu en temel ilkesiyle ilgili olarak Füsun Çetinel’in söyledikleri:

Yazmanın kuralları ve prensipleri çocuklar için de büyükler için de aynıdır aslında. Örneğin bir atmosfer oluşturmak, mekan yaratırken beş duyuyu kullanmak, gerçekçi diyaloglar kurmak… Altmış yaşındaki bir kadınla beş yaşındaki bir çocuğun aynı dile sahip olması mümkün müdür? Hatta aynı yaştaki kadın ve erkek de birbirinden çok farklı konuşur. Sonra zaman, bakış açısı, anlatıcı, o kadar çok şey var ki…

Gerek yetişkin gerek çocuk edebiyatında konular büyük zenginlik gösteriyor. Çocuğa görelik ilkesini iyi taraflarından ele almaya çalışıyorum. Çocukları salak yetişkinlermiş gibi algılamak bana çok acayip geliyor. Yani onlar da bir kişi! Bizim kadar hatta bizden daha fazla duygudaşlık kurabiliyorlar.

Onlara görelik kavramını en basitinden şöyle açıklayayım: Dünyamız çok vahşi bir yer; dayak var, taciz var, savaş var, cinayet var. Bunların hepsi tabii ki çocuk edebiyatında olacak ancak dozajı ne kadar olacak ve nasıl gösterilecek, bu çok önemlidir. Anlatılmak isteneni hem hissettirip hem de bütün çıplaklığıyla vermemeyi nasıl başarabiliriz?  Bir örnekle açıklayayım. Çocuk uyuduktan sonra evde yabancı sesler duyuyordur. Belki babasının bağırmasını çağırmasını, kapıyı yumruklamalarını, kavga dövüşünü duyuyordur; korkuyordur ve bütün bu sesleri yorganın altından dinliyordur. O seslere bir anlam veriyordur, anlıyordur.  Sabah annesi kahvaltı hazırlarken belki onun gözündeki morluğu görüyordur. Çocuk annesine ne olduğunu sorduğunda annesi “Yanlışlıkla duvara vurmuşum.” dediğinde işte bu üstü kapalı bir anlatımdır. Öykünün karakteri olan çocuk da okuyucu çocuk da ne anlatılmak istendiğini anlamıştır. Bunu formüle etmek zor. Ancak bunu çok iyi yapan yazarlar var. Mesela John Boyne, hep İkinci Dünya Savaş’ını, Nazi Dönemi’ni anlatır. Ama hiçbir zaman ajitasyon yapmaz veya çocukları korkutmaz. O vahşi dünyanın gerçeklerini çocuğa çok iyi verir. Michael Morpurgo da aynı şekilde… O da savaşı konu alır. Sonra Christine Nöstlinger; ağır işler, otoriteye çok karşıdır, anne, babayı, okul müdürlerini çok eleştirir, gerçeği söyler ama çok da esprilidir.

Çocuğa görelik kavramıyla ilgili dikkat etmemiz gereken diğer bir husus da şudur: Çocuğun gözünden yazmak. Çocuk karakterimiz kaç yaşında, boyu ne kadar? Bunları hep düşünmek zorundayız. 1.20 boyundaki çocukla 1.60 boyundaki yetişkin aynı şeyi görmez. Çocuk örneğin bir ağaçla karşılaştığı zaman onun neresini görür? Bu ağaç, ceviz mi yoksa zeytin ağacı mı? Yani aslında çocuklar için yazmak bayağı mühendislik gerektiriyor.

Çocuk Kitapları Öğretici Olmalı Mı?

Çocuk kitaplarının birçoğunda tamamen idealize edilmiş bir dünya görürüz. Kaba, çirkin sözlerden; bu sözleri kullanan kurmaca karakterlerden tamamen arındırılmış bir evren çıkar karşımıza çoğunlukla. Belli bir kutsiyet ve saygı atfedilen örneğin anne, baba, nine, dede, öğretmen vs. hiçbir zaafı ve yanlışı olmayan kişilerdir. Anti karakterler eserin sonuna doğru mutlaka sevgi kelebeğine dönüşürler. Bu öğretici ve korumacı tavırla ilgili Füsun Çetinel’in yaklaşımı:

İşin hep hikaye kısmındayım. İyi bir hikaye yakaladığımda öğreticilik umurumda bile olmaz. O zaman oturur ders kitabı yazarım. Kültür olarak öğretmeye çok meraklıyız. Kendi çocuğumuzu geçtim komşunun çocuğuna, otobüsteki insana, yolda karşımıza çıkan birilerine bir şeyler öğretmeye çok meraklıyız. Hep bir dersini verme merakı… “Bak öyle yaptı, ben de ona gününü gösterdim.”  Bu durum bizim Doğu kültürüne yerleşip kalmış. Batı’ya baktığımızda ders vermek, gününü göstermek; bunlar kimsenin umurunda değil, herkes kendi işiyle meşgul. Günlük yaşam tarzımız edebiyata da yansıyor. O zaman da karton karakterler ortaya çıkıyor. Kimse tamamıyla iyi veya tamamıyla kötü olamaz ki!

Bir de kendimizi kabullenmeyle ilgili bir problem olduğunu düşünüyorum. Evimize misafir çağırdığımızda aslında onu günlük hayatımızın içine almıyoruz. Peki ne yapıyoruz? Misafir için bir sahne yaratıyoruz. En güzel porselenleri çıkarıyoruz, şık kıyafetler giyiyoruz, çocuklarımızı hiç olmadıkları şekilde nazik olmaya iteliyoruz. Tamamen gerçeklik dışı bir kurgu yaratıyoruz. Zoom toplantılarında üstümüz gömlekli, altımız pijamalı. Oysa insanız, örneğin burnumuz akabilir veya başka bir şey olabilir. Ben samimiyeti ve kendini olduğun gibi kabullenmeyi çok önemsiyorum. Çocuklardan aldığım dönütlerden bu samimiyetin yansıdığını ve karşılık bulduğunu görüyorum.

Biz yazarlara çok büyük sorumluluklar düşüyor. Kötü metinlerle çocukları kötü metinlere alıştırabiliyoruz. Kötü metinlere boğulmuş bir çocuk iyi metinleri seçemiyor. Burada anne-babalara, öğretmenlere çok iş düşüyor. Önce kendileri okumalı, kaliteli seçkiler hazırlamalılar. Önce kendileri kaliteli birer okur olmaya çalışmalılar.

Çocuklar İçin Kitap Seçerken Nelere Dikkat Edilmeli?

Çocuk okurların diğer okurlardan ayrılan en önemli özelliği, belli bir yaşa kadar esere bir aracıyla ulaşmasıdır.  Erken çocukluk dönemine odaklanırsak bu aracılardan özellikle anne babaların kitap seçerken düştüğü yanlışların neler olduğunu Füsun Çetinel bize şöyle anlattı:

Orada bir yanlış olduğunu düşünüyorum. Yapılması gereken kitabı, çocukla birlikte seçmektir. Birlikte kitapçıya gitmeliler, orada çocuğun hangi kitaplara ilgi gösterdiğine dikkat etmeliler. Burada görseller çok önemli. Çocuk kamyonlu kitaba mı gidiyor, hayvanlı kitaba mı? İlla çocuğun okuma yazma bilmesine gerek yok. İnsanlık tarihine baktığımızda yazıdan önce resmi görürüz. Yazı çocuğun hayatına ancak altı yaşında giriyor.

Kaç çocuğun evinde kütüphanesi vardır? Kaç çocuk kitabevine  ya da kitap fuarına gidiyordur? İlla kitabı almak zorunda da değiliz. Kitapçılarda çocuk koltukları, iskemleleri var. Mesela anne baba kitapçıya gidip şöyle cinsiyetçi bir şey diyor: “Beş yaşındaki bir kız çocuğu için kitap arıyorum.” Görevli de onu tabii ki pembeli, prensesli kitapların olduğu raflara götürüyor. Baştan aşağı yanlışlıklarla dolu, böylesi durumların yaşandığı bir yerde anne babalara çok iş düşüyor. Anne baba bilinçli olunca çocuğun okuma zevki oluşuyor. Kitabı direkt çocuğa vermek değil önceden okumak gerekiyor. Anne baba kaliteli okur olmayınca kitabın sadece inceliğine ve kalınlığına bakıyor, niteliğin farkında bile olmuyor. Kitap inceyse beğenmiyor. “İki dakikada biter, ben buna para vermem diyor.”

Okullara gidince gözlemlediğim bir şey var: Yok okuma yarışı düzenliyoruz yok çok okuyana madalya veriyoruz. Hiç okumamak da kötü ama bunu hırs haline getirmek daha kötü. Çünkü okumak böyle bir şey değil. Doğal olmalı; yemek yemek, diş fırçalamak, meyve yemek veya su içmek gibi… Kitap okumak böyle bir şey olmalı yani bunu bir ceza haline getirmemeliyiz.

Füsun Çetinel Nasıl Yazıyor?

Sosyal medyadan tanıdığım kadarıyla Füsun Çetinel biriktirmeyi seven bir insan. Oyuncakları, sözcükleri, deneyimleri ve daha bilmediğimiz kim bilir başka neler neleri biriktirmeyi sevdiği belli. Yaptığı bu birikimler kendisine nasıl bir beslenme kaynağı olarak dönüyor, bakın neler anlattı:

Sözcük biriktirmek, yaşanmışlıkları, küçük anı parçalarını biriktirmek… Bunlar bize konu sağlıyor, hepsi birer malzeme. Bizi etkileyen diyalogları biriktirmek… Bazen bunu bir karakterin ağzına vermek. Bir çocuk görüyorsunuz, çok farklı ve onu bir daha unutmuyorsunuz. Yazdığım şeylerin içine bu biriktirdiklerimi serpiştirmeyi seviyorum.

Duvarda Üç Hafta romanımı bir proje şeklinde yazdım. Almanya’da tarihi bir duvarın inşasında gençlerle birlikte çalışıyordum. Üç hafta boyunca yaşadıklarımızı gün be gün, tabii yazabildiğim kadarıyla not aldım. O gün yaşadıklarımızı, diyalogları vs. her akşam taze taze yazıyordum ve belli bir kelime sayısına sadık kalıyordum. Amerikalıların öyle bir roman yazma ayları var, her yıl ağustosta. Bir ayın sonunda 50.000 kelimelik bir roman taslağınız oluyor. O romanı öyle yazdım. Sonra onu bir yıl bir kenara bıraktım, biraz çökelsin diye, objektif yaklaşabileyim diye. Bir yıl sonra oturdum, onu romana dönüştürdüm.

Yolda bulduğum mektuplar, çöpe atılmış mektuplar, fotoğraflar… Sahaflara, Feriköy Pazarı’na çok gidiyorum. Bunlar hep yazıya kaynak oluyor. Bir el arabasında asker hatıra defteri buldum. Adam atıyordu, aldım. Çok güzel… Türkiye’nin röntgenini çekiyorsun.

Olmayan Şeyler ve Füsun Çetinel’in İlk Gençlik Kitapları

İlk gençlik, endüstriyel edebiyata ilginin yoğun olduğu bir dönemdir.  Çocukların yetişkinliğe çok yaklaştığı bu dönemiyle ilgili son yıllarda birbirinden güzel, hem sürükleyici hem de nitelikli eserler veriliyor. Füsun Çetinel’in geçtiğimiz yıl çıkan Olmayan Şeyler adlı öykü kitabının bu ihtiyaca cevap verdiği muhakkak. Bu eserin kendisi için ilk gençlik dönemi bağlamında anlamını sanatçı şöyle açıkladı:

Füsun Çetinel’in Olmayan Şeyler adlı eseri

Edebiyatımızda ilk gençlik dönemi edebiyatı alanı çok zayıf. Ancak daha öncesinde çocuk edebiyatımız da zayıftı. Yazarlar çoğunlukla resimli kitaba yöneliyor. Ama resimli kitap yazmak en zoru. Az sözcükle, az cümleyle kaliteli bir şey yazmak çok zordur. Uzun yazmak her zaman daha kolaydır bence. İlk gençlik alanı bomboş. Çocuklar on iki yaşından itibaren gençlik romanları okumak istiyorlar.

Olmayan Şeyler adlı kitabım 15 öyküden oluşuyor ve ilk gençlik dönemi için hazırlandı. Bir öykü dosyası hazırlamanın roman dosyası hazırlamaya göre çok daha fazla zorlukları var. Her öyküde başka karakterler, başka atmosfer, çok fazla mekan ve çok fazla konu… Her öykünün derdi bambaşka. Öykü yazmak da okumak da kolay değil. Roman çok daha kolay okunuyor. Çünkü okuyucu aynı dünyanın içinde devam ediyor. Öykü ise biraz vurkaç…  Duygu yoğunluğu bırakıyor geride. Ayrıca bir öykü dosyası hazırlamak çok zaman alan bir şey. Bu öyküleri yazarken ilk gençlik edebiyatını baz alarak yazmamıştım, böyle bir dosya hazırlama fikriyle çıkmamıştım yola. Karakterlerin bazılarının yaşları farklıydı, otuzlu yaşlardaydılar.  Onları değiştirdik. Dosyanın bütünlüğüne yönelik değişikliklerdi bunlar.

Tarihi mekanlara çok önem veriyorum. Ayasofya, Kral Mezarları, Kaş, Burgazada… Bu mekanları çok büyüleyici buluyorum. Tarihi mekanlar gerçekle gerçeküstü arası yerler. Kuralların bulanıklaştırılabildiği yerler. Mağaralar, duvar yazıları, karanlık, gizem… Bu dosyada da var. Otelde Agatha Christie ile karşılaşma, Kakalakya öyküsünde Franz Kafka’nın şehri, Haydarpaşa Garı, hayallerinde Mardin’e gidip gelen kız…

Abone ol
Bildir
guest
0 Yorum
Satır İçi Geri Bildirimler
Tüm yorumları görüntüle
İlgili İçerikler